GÜLTEKİN AİLESİ...
Evlilikleri....Çocukları ve Torunları.. Osmanlıdan...Günümüze....1865 den....2014 e kadar....
19 Ocak 2018 Cuma
29 Ekim 2016 Cumartesi
ERZURUM’UN KARA GÜNLERİ – 1
( Rus İşgali Altındaki Erzurum )
ERZURUM KADISI
DEDEM MEHMET MÜMTAZ EFENDİ NİN YAŞAMI...
Bu makale Alparslan KOTAN tarafından kaleme alınmıştır.
Sarıkamış Harekatı, düşman
kuvvetlerinin arkasına dolanmayı hedef alan askeri açıdan başarılı bir harekat
planı olmasına rağmen, zaman ve iklim şartları gibi stratejik faktörlerin
yeterince iyi değerlendirilememesi dolayısıyla Türk ordusu için büyük bir yenilgiyle
sonuçlanmıştır. Sarıkamış’ta alınan bu büyük yenilgi, Rus Genelkurmayı
tarafından “Batı Ermenistan’ı ve Anadolu’yu koruyan, Mavera-yı Kafkasya ile
Küçük Asya’nın iç bölgelerine giden en güzel yolların kesiştiği en sağlam
noktada bulunan” şehir olarak değerlendirilen; İngiliz The Times Gazetesi
tarafından ise “ Türklerin Asya topraklarının anahtarı” şeklinde değer
atfedilen Erzurum’un Rus istilasına açılması sonucunu doğurmuştur. ( Şahin ve
Yavuz, 2007: 31-38 )
Sarıkamış’ta kazandığı büyük
zaferin ardından bölgede stratejik noktaları bir bir ele geçiren General
Nikolai Nikolayevich Yudenich komutasındaki Rus karargahı, 1916 yılı başlarında
Erzurum mevzileri üzerinde yaptırdığı keşif uçuşlarından elde ettiği görüntüler
hakkında yaptığı değerlendirmeler neticesinde, Erzurum’u savunan Türk ordusunun
güçlü bir askeri harekata karşı yeterince hazırlıklı olmadığı kanaatine
vararak, Erzurum üzerine taarruz kararı almıştır. 1916 yılının Şubat ayında
gittikçe yoğunlaşan Rus taarruzuna karşı Türk kuvvetleri tarafından büyük bir
direniş gösterilmiş ve hatta Rusların yaptıkları havadan keşif faaliyetleri
sırasında iki Rus uçağı Türk birlikleri tarafından düşürülmüştür. ( Dilek ve
Taşkesenlioğlu, 2011: 84-85 ) Yapılan cansiparane mücadelelere rağmen
Erzurum’un son yedi adet istihkamı da Ruslar tarafından işgal edilmiş ve Rus I.
Kafkas Kolordusuna ait 39. Avcı tümeninin ilk alayı 16 Şubat 1916 Çarşamba günü
sabah 7 sularında Kars Kapı’sından geçerek Erzurum’a girmiştir. ( Kocagüney,
1942: 163; Yüksel, 2008: 261 ) Muratpaşa Camisi imamı Hacı Fehim Efendi,
Delail-i Hayrat kitabının kapaktan sonraki boş sayfasına bu acı günü şu
ifadelerle not etmiştir: “ Rus keferesinin Erzurum’u aldığı tarih: 3 Şubat 1332
Çarşamba” … ( Başar, 1974: 97 )
Türk ordusu Erzurum’dan
çekilirken topçu subayı Binbaşı Nuri Bey cephaneliklerin yok edilmesi göreviyle
Erzurum’da bırakılmıştır. Bu plan dahilinde Harput Kapısı’nda bulunan ve
içerisinde çok miktarda kara barut bulunan bir cephaneliğin patlatılması sonucu
şehirde büyük hasar meydana gelmiştir. Patlamanın etkisiyle civardaki birkaç ev
yıkılmış ve hatta fırlayan taşlar Çırçır mahallesine kadar ulaşarak insanların
yaralanmalarına sebep olmuştur. Çifte Minareli Medrese, Kale Mescidi, Taş
Ambarlar, İstanbul Kapı ve Kars Kapı’da bulunan cephaneliklerinde bu plan
çerçevesinde yok edilmesi planlanmıştır. (Kocagüney, 1942: 161 ) Yapılan bu ilk
denemenin istenmeyen sonuçlar doğurması ve halkın tarihi eserlerin havaya
uçurulması fikrine karşı çıkması neticesinde bu fikirden daha sonra
vazgeçilmiş; Çifte Minareli Medrese ve Kale Mescidi dönemin Meclis-i İdare Başkâtibi
Hüseyin Çamaşırcı ve Marancı Tevfik Efendi tarafından yapılan organizasyonla
boşaltılmıştır. ( Başar, 1974: 92 ) Türk ordusu tarafından cephanelik olarak
kullanılan Çifte Minareli Medrese’ye ve Kale Mescidi’ne, Erzurum’a giren Rus
kuvvetleri tarafından el konulmuş ve bu tarihi yapılar, Ulu Cami ile birlikte
yine cephanelik olarak kullanılmıştır. ( Başar, 1974: 97 )
Türk sancakları, Ruslar
tarafından ele geçirilmiş,
Ruslar’ın Erzurum’u işgalinde
yaşanan en hazin hadiselerden birisi Türk sancaklarının Ruslar tarafından ele
geçirilmiş olmasıdır. Erzurum tabyalarında ve kalesinde bulunan Türk
sancaklarından dokuz tanesi Erzurum’a giren Rus birlikleri tarafından ele
geçirilmiştir. Ruslar ele geçirdikleri Türk sancaklarının fotoğraflarını
çekmişler ve sinema görüntülerini almışlardır. Bu görüntüler gerek Ruslar
gerekse müttefikleri tarafından propaganda amaçlı olarak kullanılmıştır.
Rusların sancaklar üzerinden yaptıkları propaganda faaliyetleri bununla
bitmemiş, sancaklar ilk önce Tiflis’e götürülerek burada halka sergilenmiş,
daha sonra ise Erzurum’a ilk giren Rus komutanı Konieff tarafından Rus
Çarlığı’nın başkenti Petrograd ( St. Petersburg )’a götürülürek Rus Çarı’na
sunulmuş ve 11 Mart 1916 tarihinde ise Petrograd sokaklarında gezdirilmiştir. (
The Grey River Argus, 1916; The Graphic, 1916; Dilek ve Taşkesenlioğlu, 2011:
86; Şahin ve Yavuz, 2007: 49 )
Erzurum’a yerleşen Rus birlikleri
tarafından daha sonra ilk iş olarak sokağa çıkma yasağı ilan edilerek şehirdeki
bütün evlerde arama yapılmıştır. Erzurumlu Ermeniler’in mihmandarlığında
yapılan ve şehrin önde gelen isimlerinin evlerinden başlatılan bu arama
faaliyetlerinde Ruslar tarafından, evlerde bulunan silah, cephane, kılıç, kama
vb. gibi ne kadar malzeme varsa hepsi toplanmış, bir namlık dahi
bırakılmamıştır. ( Başar, 1974: 97 ) 29 Nisan 1916 tarihinde halkın elindeki
silahları toplamak bahanesiyle yapılan bu aramalar sırasında, halkın yıllardır
biriktirdiği mücevheratı, parası ve eşyası Erzurum’daki bütün evlere tek tek
giren Ruslar ve beraberlerindeki Ermeniler tarafından yağma edilmiştir. ( Som,
2005: 102 ) Ertesi gün ise Ruslar tarafından şehrin her mahallesine Ermeni
tellallar çıkarılmış, Erzurum halkına sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı
bildirilmiş ve “artık büyük Çar’ın uyrukları olan Erzurum’luların güven altında
oldukları” duyurulmuştur!.. ( Tipi, 2006: 189 ) Bu aramalar sırasında Ruslar
tarafından eli ve beyni silah tutabilecek nitelikte görülen kişiler Köse
Ömerağa Camisi’nde toplanmış ve burada toplanan yaklaşık 600 kişi tutuklanarak
Rusya’ya sürgüne gönderilmiştir. ( Başar, 1974: 104 )
Ermeniler tarafından Ruslar’a
ihbar edilen bazı Erzurumlular ise, kendilerine casusluk ve sabotajcılık suçu
isnat edilerek ve halka gözdağı vermek gayesi de güdülerek Erzurum kalesinde
asılmışlardır. ( Başar, 1957: 17; Başar, 1974: 90,97; Hürbaş, 1978: 77 ) Asılan
Erzurumluların sayısını Ahmet Hürbaş yedi kişi, Mevlüt Yüksel, 1918 tarihli
“Erzurum Vilayeti’nde Vuk’u Bulan Ermeni Mezalimini Tahkik Heyeti’nin Raporu”na
isnaden yine yedi kişi, Zeki Başar sekiz kişi, Mehmet Nusret Som ise
onbir kişi olarak vermektedir. ( Hürbaş, 1978: 77; Yüksel, 2008: 267; Başar,
1982: 31-32; Som, 2005: 102 ) Ruslar tarafından asılan Erzurumlular’dan bugün
isimlerini bildiklerimiz şunlardır: Kumludereli Hasan Bey, Veyisefendili
Fırıncı Emoç, Komisli Ali, Selim oğlu Sabri, Cemal Efendi, Evyıkan oğlu Şükrü,
Düyunu Umumiye Kâtibi Mümtaz Bey… ( Başar, 1982: 31-32 )
Gerek işgalin kış mevsimine
rastlayan ilk aylarında yapılan yol açma çalışmalarında, gerekse yukarıda
zikrettiğimiz tahkimat planı gereğince yapılan bütün işlerde Erzurum ahalisi
Ruslar tarafından yoğun olarak çalıştırılmıştır. Şehirden topladıkları kazma ve
kürek kullanabilecek güçte olan insanları zorla çalıştıran Ruslar,
çalıştırdıkları insanlara gündelik olarak 3-4 manat yevmiye verdikleri gibi,
bazı zamanlarda çay ve şeker de vermişlerdir. ( Başar, 1974: 93, 107 ) Rusların
çalıştırmaya götürdükleri Erzurumlular’a karşı sergiledikleri kısmen
hakkaniyetli olarak değerlendirilebilecek bu tavırları, Ruslar’ın Erzurum’u
terk etmelerini takip eden günlerde Erzurum halkının, Ermeniler’in kendileri
hakkında yaptıkları sinsi katliam planlarından şüphelenmemelerine sebep olacak
ve bu sebeple Yanıkdere gibi büyük bir katliamın yolunu açacaktır.
Ruslar
Erzurum’da bulundukları zaman diliminde Erzurum’un geleneksel şehir kültürüne
de birçok hususta olumsuz etkilerde bulunmuşlardır. Erzurum sivil mimarisi 20.
Yüzyıl boyunca yaşayacağı Vandalizm’in ilk darbesini Ruslar’ın elinden
yemiştir. Birçok Erzurum evi Rus birlikleri tarafından yakılıp yıkılarak,
evlerin enkazından çıkan odunlar Rusların Askeri hastanelerinde ve karakol
merkezlerinde yakacak olarak kullanılmıştır. ( Hürbaş,1978: 75-76 )
Ruslar’ın şehirde korku
saldıkları kesimlerden biri ise kitap ve kütüphane sahibi aileler olmuştur.
Ruslar silah aramak bahanesiyle girdikleri evlerde gördükleri kitaplara el
koymuşlar ve bu kitapları imha etmişlerdir. Evlerinde kitap ve kitaplık olan
aileler ise psikolojik baskı altına alınmış ve kovuşturmaya tabi
tutulmuşlardır. Kitap ve kütüphane sahibi Erzurumluların psikolojik baskıya
maruz kalmaları ve kovuşturmaya tabi tutulmaları üzerine bazı Erzurumlu aileler
de evlerindeki kitaplıkları yakmak yolunu seçmişlerdir. Azerbaycan Türkleri’nin
Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi vasıtasıyla yaptıkları yardımlar kapsamında
Erzurum’a gazete, dergi ve kitap getirmeleri de bir süre sonra Ruslar
tarafından yasaklanmıştır. ( Hürbaş, 1978: 80 )
Erzurum’da bulunan dini
teşekküller Ruslar tarafından korunmuş ve teşvik edilmiştir. Halkın dini
vecibelerini yerine getirmesine hiçbir şekilde karışılmadığı gibi aksine
özellikle Cuma namazı vakitlerinde çarşılarda ve sokaklarda dolaşan,
kahvehanelerde oturan Erzurum halkı ellerinde kırbaç ve sopalar bulunan Rus
polisleri tarafından zorla camilere sevk edilmiştir. Ramazan ayında sahur ve
iftar topları yine Ruslar tarafından atılmıştır. Ruslar’ın halkın dini
inançlarına gösterdikleri bu müsamaha Erzurum halkı içerisinde Rus
generallerinin ve papazlarının gizli Müslüman olduklarına dair efsanelerin
yayılmasına yol açmıştır. Dini inançlara saygı gösteren ve hatta ibadet için
halkı zorlayan Ruslar tarafından Erzurum’da başarısızlıkla neticelenen
misyonerlik çalışmaları da yapılmıştır. Bu amaçla birkaç yüz kişilik genç papaz
kafilesi Erzurum’a getirilerek Erzurum halkına Hıristiyanlık propagandası
yapılmıştır. Genç papazların propaganda çalışmaları bir süre sonra Erzurum
halkı için alay ve eğlence konusu haline gelmiş ve papazlar Rusya’ya geri
çağrılmıştır. ( Hürbaş, 1978: 77-78 )
Erzurum’u işgal ederek
Anadolu’nun içlerine ve oradan da Akdeniz’e inme planları yapan Rusya’da 1917
yılı Mart’ında meydana gelen ihtilal ile Çar devrilmiş ve yerine geçici bir
hükümet kurulmuştur. 9 Mayıs 1917 tarihinde aldığı acil bir siyasi kararla
Rusya’nın işgalinde bulunan Doğu Anadolu’daki sivil idareye Ermenilerin
atanmasını uygun gören geçici hükümet, Rusya’nın içinde bulunduğu krizleri
aşamamış ve 8 Kasım 1917 tarihinde Halk Komiserleri Konseyi Rusya’nın
yönetimine el koymuştur. Sovyet Hükümeti aynı gün yaptığı çağrı ile Rusya’nın
savaş halinde bulunduğu ülkelere kayıtsız şartsız barış teklifinde bulunmuştur.
Yapılan görüşmeler neticesinde 18 Aralık 1917 tarihinde Sovyet Hükümeti ile
Osmanlı Devleti arasında Erzincan’da imzalanan anlaşma ile Ruslar’ın Doğu
Anadolu’dan ve Erzurum’dan çekilme süreci başlamıştır.(Demirel,1996:76-78)
KAYNAKÇA
________, The Keys Of Erzeroum, The Grey River Argus, 26 May
1916.
________, The Graphic, 15
April 1916.
BAŞAR, Zeki. Ermenilerden Gördüklerimiz,
Atatürk Üniversitesi Yayın No: 354, Ankara, 1974.
BAŞAR, Zeki. Kara Günler, Kurtuluş
Yazılarıyla Erzurum, Erzurum, 1957.
BAŞAR, Zeki. Öncesi ve Sonrasıyla Erzurum’un
Kurtuluşu, Ermeniler Hakkında Makaleler Derlemeler, Ankara, 1982.
DEMİREL, Muammer. Birinci Dünya Harbinde Erzurum ve
Çevresinde Ermeni Hareketleri ( 1914 – 1918 ), Genelkurmay Askeri Tarih ve
Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1996.
DİLEK, Mehmet Sait ve
TAŞKESENLİOĞLU, M. Yasin. Erzurum’un
Rus İşgaline Düşüşünün Batı Kamuoyundaki Yankıları, Ankara Üniversitesi Dil
ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt:30,
Sayı:50, Ankara, 2011.
HÜRBAŞ, Ahmet. 1918 Erzurum Katliamı, Neden ve
Nasıl Oldu?, Ermeniler Hakkında Makaleler Derlemeler, Atatürk Üniversitesi
Yayınları No: 535, Ankara, 1978.
KOCAGÜNEY, Vehbi. Erzurum Kalesi ve Savaşları,
Gnkur X.Ş., İstanbul, 1942.
SOM, Mehmet Nusret. Tarihçe-i Erzurum, (
Hazırlayan: Ahmet Fidan), Dergah Yayınları Erzurum Kitaplığı, No:23, İstanbul,
2005.
ŞAHİN, Enis ve YAVUZ, Fikrettin. İngiliz The Times Gazetesi’ne Göre
Erzurum’un Ruslar Tarafından İşgali (1916), Atatürk Dergisi / Journal of
Ataturk (Atatürk Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü)
,Cilt. 3, Ocak/Şubat 2007.
TİPİ, Şeref. Pışıppa (1860–1926), (Hazırlayan: Canerhan Tipi),
İstanbul, 2006.
YÜKSEL, Mevlüt. 1. Dünya Savaşı’nda Erzurum’un İlk
İşgal Günleri, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü
Dergisi, Sayı: 37, Erzurum, 2008.
Erzurum 1915 Rus İşgali Gerçek Görüntüleri8 Ekim 2014 Çarşamba
SEYDİBEŞİR USARE KAMPI...
Seydibeşir Usare Kampı (İngiliz Soykırımı)
Kaynaklarda, İngiltere'nin elinde bulunan Türk askerlerini, Sumerpur, Ahmet Nagar, Belgaum, Belary, Kataphar, Tongnung, Thatmyo, Meiktila, Ras-el-tin, Seydibeşir, Bilbeis, Maadi, Kasrı Nil Kışlası gibi kamplarda esir tuttuğu anlatılıyor.
İngiltere, kadın ve çocuk esirleri ise Kahire Kalesi Kampı'nda tuttu. İngilizlerin Mısır'daki esir kamplarındaki Türk esirleri arasında yoğun olarak göz hastalığı yaşandığı ve buradan dönen binlerce askerin gözlerini kaybettiği acı bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü.
Bu askerlerden bir kismi da Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi. Kampın tam adı, ‘Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-i Harbiye Kampı’ idi.
Bu kampta, 1918′de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.12 Haziran 1920‘ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.
Seydibeşir Usayre Esir Kampı 16.Tumen 48.Alay İngiliz Vahşeti from Efgan on Vimeo.
Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi.
Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm toplu katliamdı…
Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol (cresol) maddesi katılmıştı.
Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak
İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu.
Çünkü gözler yanmıştı…
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.
Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.
Tabiî ki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de unutuldu gitti.
Hikâye, daha doğrusu anı; Birinci Dünya Savaşında İngilizlere esir düşen ve Mısır'daki Seydibeşir kampında üç yıl kalan, Karaman'lı bir Türk Subayının bu kampta tuttuğu günlüklerinden bir alıntı. Bu günlük, bir başka Karaman'lı olan Ahmet Duru tarafından kitaplaştırılmış. Tarih ve Düşünce Dergisi, yayın haklarını üstüne alarak, 'Katran Kazanında Sterilize' adıyla 2004 yılı Temmuz ayında okurlarının ilgisine sunmuş.
ATO başkanı Sinan Aygün bu kitaptan yaptığı alıntıyı bir basın bildirisinde açıklamış ve geniş kitlelerin öğrenmesini sağlamış. Hatta alıntıyı basılı hale getirip halkımızı biraz daha bilgilendirmek istemiş. Bu fedakâr çabası kısa zamanda meyve vererek belki de bir çoğunuzunda eline ulaşan zincirleme elektronik postalara dönüşmüş.
Ancak konu, gözü kapalı destekleyenlerle, yalan yanlış inkârlarla karalayanlar arasında bir çekişmeye bahis olmuş durumda.
Bilmeyenler için anı en yalın hali ile burada mevcut. Yazının devamında geçecek kelimeleri anlamak için okumakta fayda var.
Gelelim keşfettiklerime. Öncelikle inkarcıları keşfettim. Krizol olarak anılan kimyevi maddenin olmadığını iddia etmişler. İngilizce'de 'Cresol' olarak geçen madde 1800'lerin sonlarından beri çeşitli alanlarda kullanılmış. Bilhassa dezenfekte işlemlerinde popülerlik kazanmış. Ta ki yan etkileri ortaya çıkıncaya kadar, bu da 1920–1930 lara denk geliyor.
ATO başkanı Sinan Aygün bu kitaptan yaptığı alıntıyı bir basın bildirisinde açıklamış ve geniş kitlelerin öğrenmesini sağlamış. Hatta alıntıyı basılı hale getirip halkımızı biraz daha bilgilendirmek istemiş. Bu fedakâr çabası kısa zamanda meyve vererek belki de bir çoğunuzunda eline ulaşan zincirleme elektronik postalara dönüşmüş.
Ancak konu, gözü kapalı destekleyenlerle, yalan yanlış inkârlarla karalayanlar arasında bir çekişmeye bahis olmuş durumda.
Bilmeyenler için anı en yalın hali ile burada mevcut. Yazının devamında geçecek kelimeleri anlamak için okumakta fayda var.
Gelelim keşfettiklerime. Öncelikle inkarcıları keşfettim. Krizol olarak anılan kimyevi maddenin olmadığını iddia etmişler. İngilizce'de 'Cresol' olarak geçen madde 1800'lerin sonlarından beri çeşitli alanlarda kullanılmış. Bilhassa dezenfekte işlemlerinde popülerlik kazanmış. Ta ki yan etkileri ortaya çıkıncaya kadar, bu da 1920–1930 lara denk geliyor.
Evet, madde %5 seviyelerine kadar suyla karıştırılarak kullanıldığında sağlık açısından yan etkileri oldukça düşük ancak doz aşımında kesinikle zararlı.
Peki bu madde Birinci Dünya Savaşı'nda, esir kamplarındaki insanların dezenfekte edilmesinde kulllanıldı mı? Evet kullanıldı. Avustralya devlet arşivlerinde belgeli bir şekilde bu görülmekte. Aşağıdaki resim yedek subay'ın anılarında bahsetiği yer olan Sina civarı Seydibesir kampında çekilmiştir. Osmanlı'nın 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' olarak isimlendirdiği kamp Sina'da tutuklanan esirlerin bulunduğu kamptır.
Peki bu madde Birinci Dünya Savaşı'nda, esir kamplarındaki insanların dezenfekte edilmesinde kulllanıldı mı? Evet kullanıldı. Avustralya devlet arşivlerinde belgeli bir şekilde bu görülmekte. Aşağıdaki resim yedek subay'ın anılarında bahsetiği yer olan Sina civarı Seydibesir kampında çekilmiştir. Osmanlı'nın 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' olarak isimlendirdiği kamp Sina'da tutuklanan esirlerin bulunduğu kamptır.
Pazar günü Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, köşesinde İskenderiye'deki esir Türkler'den bahseden Yunanlı bir yazara ait bir kitapta İskenderiye'de esir tutulan kör Türk esirlerin denizde boğulduklarını anlatıyordu. Özkök, olayın belki de yazarın hayal mahsulü olabileceğini belirtiyordu. Olayın belgelere yansıyan gerçek yanı ise şöyle idi; I. Dünya Savaşı'nda İngilizler'e esir düşen Osmanlı askerlerinin bir kısmı güvenli bölge olarak Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'nda tutuluyorlardı. Kampın tam adı, "Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye Kampı" idi. Burası tek kamp olmayıp birbirinden tel örgülerle ve numaralarla ayrılmış idi. Yaklaşık 135-150 bin civarında Osmanlı esiri orada 2 yıl kadar kaldılar. 1918'de Filistin cephesinden esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı askerleri, 12 Haziran 1920'ye kadar zor şartlar, dayak, açlık altında kaldılar. O dönemde Mısır Genel Komutanı General Allenby, Mısır Usera Müfettişi Albay Simson idi.
KRİZOLLU SU İLE KÖR EDİLDİLER
O tarihte ve bugün de savaş suçu sayılan olayda Seydibeşir Kampı'nda İngiliz doktorların gözetimi altında 15 bin esir asker süngü zoruyla ile miktarı normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmış sudan mikrop kırma gerekçesi ile geçirilmiş ve 15 bin genç insanın kör edilmesine sebebiyet verilmiştir.
Konu Ankara'ya Malta Esir Kampı'ndan dönen Edirne Mebusu Şeref ve Faik beylerin 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM'de yaptıkları konuşmalarla intikal etti. 28.5.1337 Cumartesi günü TBMM'nin 37. İçtima'sında, Faik ve Şeref beyler bir takrir vererek İngiltere'nin Türk paşa, milletvekili, yazar ve sair meslekten aydınları Malta'da tutuklu olarak bulundurmasının hiçbir milletlerarası hukuka uymadığı ifade edildikten sonra Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiği bunun faili olan İngiliz tabib, garnizon komutanı ve zabitlerin cezalandırılması için TBMM'nin teşebbüse geçmesi isteniyordu.
Takririn TBMM'de okunmasından sonra söz alan Mehmet Şeref Bey " ...İngilizler'e esir düşüp Mısır'a sevkedilen çocuklarımız mahsus ihzar edilmiş bir formüle, muzadı taaffün maddeler içlerine, boyunlarına kadar sokuyorlardı. Fakat Türk çocuğu oraya girince bir İngiliz neferi başına dikiliyor ve süngüsünü uzatınca zavallı yavrucak başını başını içeri çekiyor ve iki gözü kör oluyordu. İngilizler böylece onbeşbin Türk'ün gözünü çıkarmışlardır" diyordu.
Dışişleri'nin açıklaması yok
Bu belge bize TBMM'nin Mısır'daki esir kampında İngiliz doktorlar, garnizon komutanı ve kamptaki İngiliz askerlerinin 15 bin esiri kasten sakat bıraktıkları için haklarında siyasi takibatın yapılmasının karar altına alındığını gösteriyor. Konunun takibi hükümet tarafından Dışişleri Bakanlığı'na bildiriliyordu. Dışişleri Bakanlığı'nın ise olayın nasıl sonuçlandığına dair henüz bir açıklaması maalesef yok.
BAKANLAR KURULU KARARI
Bu konuşmalar TBMM hükümetini de harekete geçirmiş ve konunun takip edilmesi için hükümet kararı alınmıştı. Ankara Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan 28 haziran 1337 tarihli altında Mustafa Kemal Paşa'nın da TBMM Reisi sıfatı ile imzası bulunan Bakanlar Kurulu Kararı'nda da şunlar söyleniyordu: "Malta'da mevkuf bulunanlar ile Mısır'da onbeş bin esiri kasten malül bırakan İngiliz tabibleriyle garnizon kumandan ve zabitleri hakkında Edirne Mebusu Şeref ve Faik beyler tarafından verilüp icra Vekileri Heyeti'ne tevdi ve tensip edilen ve Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesi'nin 29. 5. 337 tarihli ve zabıt ve kavanin kalemi 354/706 numaralı tezkere ile mürsel takrir icra vekilleri heyetinin 28.6.337 tarihli içtimaında kıraat olunarak lazım gelen bu mütalaati fenniye dermeyanı zımnında Sıhhiye ve teşebbüsatı siyasiyede bulunmak üzere Hariciye Vekaleti'ne takrir sureti musaddakasının lefiyle işarı karagir olmuştur. 28 Haziran 337"
DEDEM CEMİL ...
DEDEM CEMİL ...
İNGİLİZLERE FİLİSTİN DE ESİR DÜŞMÜŞ....
Babamın anlatımıyla Cemil Dedem in hikayesi...
Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere,150 bin
askerimiz esir düştü.
Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye
şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir
Usare Kampı'na Hapsedildi.
Kampın tam adı, 'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı'
idi.
Bu kampta,1918'de Filistin Cephesinde esir düşen 16.
Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı Askerleri
Tutuluyordu.
12 Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü
işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.
İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan
yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle,
kampların İngiliz komutanları,azılı Türk düşmanı
haline gelmişlerdi.
Savaş bitmişti...
Ancak,
Kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki
askerleri Teslim etmek,İngilizlerin işine gelmiyordu.
Çünkü,olası yeni bir savaşta,Bu askerlerin Yeniden
karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından,
İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm Toplu katliamdı…
Askerlerimiz,Mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla
Dezenfekte havuzlarına sokuldu.
Suya normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi
katılmıştı..
Mehmetçik,Suya daha ayağını soktuğunda,aşırı krizol
maddesi nedeniyle haşlanıyordu.
Ancak,
İngiliz Askerleri,dipçik darbeleri ile
askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.
Mehmetçikler,
Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak
istemediler.
Bu kez İngilizler havaya (başlarının üzerine) ateş
etmeye başladı.
Askerlerimiz, ölmemek için,çömelerek başlarını suya
soktular.
Ancak, başını Sudan kaldıran artık göremiyordu.Çünkü
gözleri yanmıştı…
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki
askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi
Ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu.
Bu vahşet,25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM.' de
görüşüldü.
Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler Bir önerge
vererek,Mısır'da esirlerin Krizol banyosuna sokularak,
15 bin vatan evladının gözlerinin kör
edildiğini,Bunun faili olan İngiliz doktor,Garnizon Komutanı ve Askerlerin
cezalandırılması için, TBMM' nin teşebbüse geçmesini istediler.
Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır
sorunlarla uğraşan TBMM' de bu hesap sorma işi unutuldu gitti....
Not:
Hikâye, daha doğrusu anı;
Birinci Dünya Savaşında İngilizlere esir düşen ve Mısır'daki Seydibeşir kampında üç yıl kalan, Karaman'lı bir Türk Subayının bu kampta tuttuğu günlüklerinden bir alıntı.
Bu günlük, bir başka Karaman'lı olan Ahmet Duru tarafından kitaplaştırılmış. Tarih ve Düşünce Dergisi, yayın haklarını üstüne alarak, 'Katran Kazanında Sterilize' adıyla 2004 yılı Temmuz ayında okurlarının ilgisine sunmuş.
http://vimeo.com/70253925
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)